Aşık Olmayan Kişiye Ne Denir? Aşkın Ötesinde Siyasal Bir Okuma
Gündelik dilde “aşık olmayan kişiye ne denir?” sorusunun yanıtı basit görünebilir: aşık olmayan, “duygusal olarak bağlanmamış” ya da bağlama göre “bekâr” denebilir. Fakat meseleye biraz daha yakından baktığımızda, bu basit soru bizi ilginç bir toplumsal alana taşır. Çünkü insanların nasıl sevdiği, kime bağlandığı, hangi ilişkileri “normal” kabul ettiği ve kimlerin dışarıda bırakıldığı yalnızca özel hayatın konusu değildir.
İnsan ilişkileri de tıpkı siyasal düzen gibi güç, norm, kurum ve meşruiyet üzerinden şekillenebilir. Peki bir toplum, “aşk” hakkında bile neyin normal olduğuna karar veriyorsa, bireyin özgürlüğü nerede başlar?
Aşık Olmamak Bir Eksiklik midir?
Toplumların önemli bir bölümü romantik aşkı yetişkinliğin doğal aşamalarından biri olarak görür. Çocukluktan gençliğe, oradan evliliğe uzanan geleneksel yaşam anlatısı, bireye adeta hazır bir siyasal-toplumsal senaryo sunar.
Burada iktidar yalnızca devlet kurumlarında ortaya çıkmaz. Aile, okul, din, medya, hukuk ve popüler kültür de insanların davranışlarını biçimlendiren kurumlar olarak işlev görür. “Ne zaman sevgilin olacak?”, “Neden evlenmiyorsun?” gibi sorular, ilk bakışta masum görünse de belirli bir toplumsal normu yeniden üretir.
Bu nedenle aşık olmayan kişiyi hemen “soğuk”, “duygusuz” veya “eksik” olarak tanımlamak, bireysel farklılığı toplumsal bir hiyerarşiye dönüştürebilir.
İdeoloji ve Romantik Normlar
İdeoloji yalnızca seçim kampanyalarında ya da parti programlarında bulunmaz. Gündelik hayatın neyi doğal kabul ettiğini belirleyen düşünce kalıpları da ideolojik sonuçlar yaratabilir.
Romantik aşkın sürekli idealize edilmesi buna iyi bir örnektir. Filmler, diziler, reklamlar ve sosyal medya çoğu zaman “gerçek mutluluk = romantik ilişki” fikrini güçlendirir. Böylece aşık olmayan kişi, farkında olmadan kendisini toplumun hâkim anlatısına göre değerlendirmeye başlayabilir.
Burada siyaset biliminin temel sorularından biri yeniden karşımıza çıkar: Kim, hangi davranışı normal ilan etme gücüne sahiptir?
Yurttaşlık, Özgürlük ve Katılım
Demokratik toplumlarda yurttaşlık yalnızca seçimlerde oy kullanmak anlamına gelmez. Bireyin kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabilmesi de özgür yurttaşlığın önemli bir parçasıdır.
Aşk yaşamı bu açıdan özel alanın bir parçasıdır. Devletin görevi, bireyleri belirli bir romantik yaşam biçimine zorlamak değil, farklı yaşam tercihlerinin eşit yurttaşlık temelinde var olabilmesini sağlamaktır.
Katılım kavramı da burada önem kazanır. Toplumsal hayata katılmak için kişinin mutlaka romantik bir ilişki içinde olması gerekmez. Arkadaşlıklar, gönüllü faaliyetler, mesleki örgütlenmeler, kültürel etkinlikler ve siyasal hareketler de güçlü toplumsal bağlar oluşturabilir.
Bu açıdan bakıldığında aşık olmayan bir insanın toplumsal olarak “yalnız” olduğu varsayımı oldukça tartışmalıdır.
Karşılaştırmalı Bir Bakış
Farklı toplumların bireysellik, aile ve romantik ilişkilere yüklediği anlamlar aynı değildir. Bazı toplumlarda evlilik güçlü biçimde aile kurumunun merkezindeyken, bazı modern kent toplumlarında bireysel tercih ve birlikte yaşama biçimleri daha fazla çeşitlenmiştir.
Bu değişim, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin de dönüşmesine yol açar. Evlilik, miras, vergi, sosyal güvenlik ve ebeveynlik gibi alanlarda hukuk romantik ilişkileri doğrudan etkileyebilir. Dolayısıyla “aşık olmayan kişi” meselesi, görünenden çok daha fazla şekilde kamu politikalarıyla kesişir.
Güncel Siyaset Bize Ne Söylüyor?
Son yıllarda dünya siyasetinde aile politikaları, doğum oranları, toplumsal cinsiyet ve gençlerin yaşam tercihleri giderek daha fazla siyasi tartışmanın parçası oluyor. Pek çok ülkede hükümetler nüfusun yaşlanması veya doğurganlık oranlarının düşmesi karşısında aileyi teşvik eden politikalar geliştiriyor.
Buradaki kritik soru şudur: Devletin demografik kaygıları, bireyin özel hayatına ne ölçüde müdahale edebilir?
Bir hükümet evliliği veya aile kurmayı teşvik ettiğinde bunu ekonomik ve toplumsal sürdürülebilirlik gerekçesiyle savunabilir. Ancak bu politikalar, istemeyen ya da romantik ilişki yaşamayan bireyleri dolaylı biçimde “sorun” olarak konumlandırmaya başlarsa meşruiyet tartışması ortaya çıkar.
Demokrasi Herkesin Aynı Yaşamasını mı Gerektirir?
Bence demokrasinin asıl sınavlarından biri tam da burada başlar. Çoğunluğun tercih ettiği yaşam biçimini herkes için ideal kabul etmek kolaydır. Daha zor olan, çoğunluğun tercihinden farklı yaşayan kişinin haklarını aynı ciddiyetle savunabilmektir.
Aşık olmayan kişiye “ne denir?” sorusundan “farklı yaşayan yurttaşa ne denir?” sorusuna geçmek, konunun siyasal boyutunu görünür hale getirir.
Bir insan aşık değilse yalnızca aşık değildir. Bu durum onu daha az yurttaş, daha az sosyal veya daha az değerli yapmaz. Kişinin romantik ilişki yaşamaması, kendi başına bir siyasal kimlik ya da patoloji olarak değerlendirilmemelidir.
Sonuç: Aşkın Yokluğu Değil, Seçim Hakkı
“Aşık olmayan kişiye ne denir?” sorusunun en doğru cevabı bağlama göre değişebilir; ancak siyasal açıdan daha önemli olan, kişiye hangi etiketi verdiğimizden çok, neden etiket verme ihtiyacı duyduğumuzdur.
İktidar yalnızca parlamentoda veya hükümette bulunmaz. Gündelik normlarda, aile beklentilerinde ve “normal hayat” tasvirlerinde de kendisini gösterebilir. Demokrasi ise bireyin bu normları sorgulayabilme kapasitesiyle güçlenir.
Belki de asıl provokatif soru şudur: Toplum bize kimi sevmemiz gerektiğini söylemeye başladığında, özgür olduğumuzu hâlâ söyleyebilir miyiz?
Ve belki demokratik bir toplum için daha değerli olan, herkesin aynı hayatı yaşaması değil; insanların farklı hayatlar yaşayabilmesinin meşruiyetini kabul etmektir.
Bugünkü içeriğimiz burada tamamlandı; Aşık olmayan kişiye ne denir hakkında başka yazılarda tekrar buluşalım.