Bilgi Üniversitesi’nin Yeni Sahibi Kim? Felsefi Bir İnceleme
Hayatımızda zaman zaman karşılaştığımız bir soru vardır: “Kim olduğumuzu kim belirler?” Bu soru, en basit haliyle, bireyin öz kimliğini mi yoksa çevresel faktörlerin ve toplumsal yapının etkilerini mi vurgular? Bireysel kimlik, toplum ve iktidar arasındaki bu ilişki, aynı zamanda bizi etrafımızdaki güç yapılarını sorgulamaya yönlendirir. Tıpkı son dönemde medyanın gündemine oturan bir diğer soru gibi: Bilgi Üniversitesi’nin yeni sahibi kimdir?
Bu yazıda, üniversitenin yeni sahibinin kimliği üzerinden, etik, epistemolojik ve ontolojik bir bakış açısıyla bir keşfe çıkacağız. Felsefi açıdan bakıldığında, bir üniversitenin sahibi kimse, sadece okulun yönetim şekli ve finansal geleceği değil, aynı zamanda eğitimin ve bilginin şekillendiği bir kurumun yeniden yapılanması da söz konusu olacaktır. Bu yazının amacı, yalnızca bireysel ve toplumsal yönleriyle bu soruyu ele almak değil, aynı zamanda felsefi bir düzeyde, güç, kimlik ve bilgi ilişkilerini sorgulamaktır.
Etik: Kim Kazanır, Kim Kaybeder?
Bir üniversitenin sahibi değiştiğinde, sadece mülkiyet ilişkisinin değil, eğitimin etik boyutlarının da yeniden şekillendiğini unutmamalıyız. Burada, etik ikilemler ve sorular devreye girer. Üniversite, bir eğitim kurumu olarak toplumu şekillendiren bir güçtür ve topluma katkı sağlamak amacıyla işler. Ancak, bu değişimden kimin fayda sağladığı sorusu, etik bir kaygı yaratır.
İlk bakışta, üniversiteyi elinde bulunduran kişi, bu kurumun ne kadar kâr getireceğini veya ne kadar “öğrenci sayısını artıracağını” düşünebilir. Ancak, bu hesaplar, eğitim ve toplumun gelişimi gibi etik sorulara da yol açar. John Rawls’un Adalet Teorisi’ne göre, adaletin ilkesi, her bireyin eşit fırsatlar elde etmesidir. Eğer Bilgi Üniversitesi’nin yeni sahibi, sadece ekonomik çıkarlar için hareket ediyorsa, bu durumda adaletin sağlanıp sağlanmadığı tartışılabilir. Burada önemli olan soru, eğitimin, bir ticaret aracı olmaktan nasıl çıkarılacağıdır. Eğer eğitim, bir ekonomik değere indirgenirse, yalnızca belirli bir kesim faydalanabilir ve toplumun büyük kısmı bu adaletsiz durumdan mağdur olabilir.
Epistemoloji: Eğitim ve Bilgi Kuramı
Epistemoloji, bilgi teorisi ile ilgilenir; yani neyi, nasıl ve ne kadar bildiğimizi sorgular. Bir üniversitenin sahibi değiştiğinde, bu kurumda verilen eğitimin kalitesi ve yönü de değişebilir. Bu noktada, bilgi kuramı açısından dikkat edilmesi gereken bir diğer mesele şudur: Bilgi, kimin kontrolünde olacaktır?
Michel Foucault’nun Bilginin Arkeolojisi adlı eserinde belirttiği gibi, bilgi ve iktidar arasındaki ilişki, çoğu zaman bir tür egemenlik biçimini alır. Eğer üniversite, belirli bir ideolojik bakış açısının hizmetine girerse, bilgi de bu bakış açısına uygun biçimde şekillenir. Örneğin, eğer yeni sahibi olan kişi, yalnızca belirli bir siyasi görüşü veya ekonomik çıkarı savunuyorsa, bu durum, öğrencilere sunulan eğitimin yönünü etkileyebilir. Bilginin özgür ve bağımsız bir şekilde paylaşılabilmesi için, üniversitelerin iktidarın baskılarından bağımsız olması gereklidir.
Bu bağlamda, İmmanuel Kant’ın Aydınlanma Nedir? adlı metnindeki görüşlerini hatırlamak gerekir. Kant, aydınlanmanın, insanın kendi aklını özgürce kullanabilmesi ile ilgili olduğunu savunur. Eğer Bilgi Üniversitesi gibi bir kurum, bilginin ve eğitimin özgürce üretildiği bir alan olmaktan çıkar ve bir sermaye aracı haline gelirse, aydınlanmanın bu tanımı çelişkiye düşer. Buradaki epistemolojik soru şudur: Kimin bilgisi önemlidir ve bu bilgi kimin çıkarlarına hizmet eder?
Ontoloji: Üniversite ve Gerçeklik
Ontoloji, varlık ve gerçeklik üzerine felsefi bir sorgulama yapar. Bir üniversitenin yeni sahibinin kim olduğu, aslında o üniversitenin varlık biçimini de değiştirebilir. Üniversite, öğrencilere yalnızca bilgi aktaran bir kurum değil, aynı zamanda bir kimlik ve varlık inşa edicidir. Bir kurumun sahibinin kim olduğu, o kurumun ontolojik yönünü de etkiler.
Sahibi değişen bir üniversite, kendi iç yapısını, eğitim anlayışını ve toplumsal rolünü yeniden şekillendirebilir. Bu noktada, üniversitenin kimliği, sadece onun fiziksel varlığına değil, aynı zamanda onun toplumla, kültürle, bireylerle ilişkisine de dayanır. Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nde belirttiği gibi, bir kurumun varlığı ancak toplumsal bilinçle anlam kazanır. Eğer Bilgi Üniversitesi’nin yeni sahibi, sadece kişisel çıkarlarını ön planda tutuyorsa, üniversitenin varlık biçimi de bu dar perspektifle şekillenecektir. Bu durumda, üniversitenin toplumsal sorumluluğu ve öğrencilerine kattığı değer sorgulanabilir.
Felsefi Karşılaştırmalar ve Güncel Tartışmalar
Felsefi bakış açıları arasında, epistemoloji ve etik arasındaki sınırların giderek daha da bulanıklaştığı günümüzde, üniversitelerin sahiplerinin kimliği, giderek daha karmaşık hale gelmektedir. Örneğin, neoliberalizmin etkisiyle birlikte, eğitim de bir tüketim malzemesi gibi görülmeye başlanmıştır. Zygmunt Bauman’ın Akışkan Modernite adlı eserinde, toplumsal ilişkilerin giderek daha belirsiz ve geçici hale geldiğini vurgular. Aynı şekilde, üniversitelerin sahipleri de, yalnızca kısa vadeli çıkarları gözeten kararlar alabiliyor ve bu durum eğitimde kalıcılığı ve sürdürülebilirliği tehdit ediyor.
Günümüzde, üniversitelerin özelleşmesi ve ticarileşmesi, eğitimin değerini de sorgulayan bir tartışma yaratıyor. Buradaki sorular, sadece “kim sahip olmalı?” sorusuyla sınırlı değil; aynı zamanda “bilgi, kimler için var?” ve “eğitim, toplumsal bir değer olarak nasıl korunur?” soruları da fazlasıyla önem kazanıyor.
Sonuç: Kimin Bilgisi, Kimin Geleceği?
Bilgi Üniversitesi’nin yeni sahibi kimdir? Bu soru, bir üniversitenin yalnızca sahibiyle değil, aynı zamanda onun sunduğu eğitimle ve topluma sağladığı katkılarla ilgilidir. Etik, epistemolojik ve ontolojik açılardan baktığımızda, sahiplik ve bilgi arasındaki ilişki, sadece bireysel bir hak meselesi değil, toplumsal bir sorumluluk da taşır. Üniversitelerin nasıl var olduğu, hangi ideolojilere hizmet ettiği ve topluma ne tür bilgiler sunduğu, sadece eğitimle ilgili değil, aynı zamanda toplumsal adalet ve özgürlükle ilgili temel sorulardır.
Sonuçta, bu yazıda ortaya çıkan felsefi sorular, bizi daha büyük bir sorgulamaya yönlendiriyor: Eğitim ve bilgi, her zaman toplumsal sorumlulukla mı birleşmeli, yoksa sadece bireysel çıkarlarla mı şekillenmelidir? Eğitimin ve bilginin değerini belirleyen, kimdir?